phpKF - php Kolay Forum  
Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
Moderatör Alımı
Sitemize Moderatör alınacaktır dilediğiniz kategoride moderatör olablirsiniz?
Başvuru İçin Tıklayınız
Forum Ana Sayfası  »  Ödev ve Tezler  »  Tekstil
 »  Kırık testi

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Kırık testi           (gösterim sayısı: 87)
Yazan Konu içeriği

boşluk

kızılcık
[isimsiz]

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 03.11.2010
İleti Sayısı: 9.769
Şehir:
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder


5 kere teşekkür edildi.



Konu Tarihi: 07.11.2010- 00:55


        KIRIK TESTİ



Tevazu



İnsan kendini "sifir" kabul etmeli; "sıfır" bile değil, Arapça'daki haliyle "sifir" bilmeli. Çünkü "ı" larda kendini hissettiren bir sertlik vardır. Samimi mü'min, o kadarcık dahi olsa nefsini nazara vermemeli.
Kendinde bir şey vehmeden kaybetmiştir. İkram ve imtihan­ı ilâhî olarak bazı şeyler kendisine gösterilse veya güzel rüyalar görse bunu dahi anlatıp kendine pay çıkaran hasta ruhlar vardır. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Daha tehlikelisi de "Aczimize binâen Allah zaman zaman lütfediyor böyle..." denmesi ve bu şekilde tevazu paketine sarılmış enâniyet ve riyakarlığa meyledilmesidir. Bir adam uçsa, gitse ağacın tepesine konsa, sonra da bunu sağda­solda anlatsa bu adam boştur. Ben nezaketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam bomboştur. Çünkü Hak dostları, Cenab­ı Hakk'ın sırlarını ifşa etmez. Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifşa edilmez. Allah da zaten sırrını açığa vuran kimselere onları daha fazla bildirmez. Bir kısım lütuflar ve o sırlar imtihan vesilesidir; tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken bir yerde cepteki bozuk paralar gibidir, hissettirilmemesi gerekir. Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni duyar, bu avcılar yaman olur, endişe et ki seni vurur.
Allah'ın has kulları kendisini hiçbir şey kabul etmez. Mesela, Kutup önünü hep sisli­dumanlı görür. Ufku açık değildir. Herkes onu ulaşılmaz zirvelerde müşahede eder ama o kendisinin çukurlar içinde olduğunu zanneder.
Ayakların hep yere bassın ki, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın. Kendi vehimlerinle oluşturduğun dünyada bulunduğunu zannettiğin yüksek yerlerden düşersen, düştüğün yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yerin sağlam kalmaz. Dikkat et, makamın, olduğunu zannettiğin yer değilse düşmen de kaçınılmazdır.

Sabır; hele istenilen şey çok büyükse!

Çekilen sıkıntılar ve başa gelen musibetler, varılmak istenen hedefe bakıldığında çok küçük kalır. Bizler perişan keloğlanın, padişahın kızına talip olması gibi Cennet'e talibiz. Bu Kerem'in Aslı'ya talip olmasına benzemez. Ben perişan halimize bakınca gülesim geliyor. Zira, biz çok küçüğüz; talip olduğumuz şey ise pek değerli. Üstadımızın ifadeleriyle, bin sene mesûdâne dünya hayatı onun bir saatine mukabil gelmeyan bir Cennet'e talibiz. Onun da ötesinde Cenâb­ı Hakk'ın Cemâli'ni müşahede arzusundayız. İşte bu hedefe ulaşmak adına herşeye tahammül etmek, her sıkıntıya göğüs germek, her musibete katlanmak gerekir.

Duaya inanmak

Duada esas olan onun kabulüne inanmak ve güvenmektir. Duada elleri açmak bir yana, insan asıl gönlünü açmalıdır. Sabah ve ikindiden sonra yapılan dualarda söylenen cümleler Mecmuatu'l­ahzab'da mevcuttur ama az bir farkla kayıtlıdır. Orada "Sübhâneke Ya Allah teâleyte Ya Rahman ecirnâ minen nar bi avfike Ya Mücîr" denilir. Mücîr de Allah'ın ismidir ancak burada "bi avfike Ya Rahman" demek bana daha sevimli geliyor. Üstad bu duayı çok önemli gördüğünden olacak sabah ve ikindiye hasretmiş.
Gümüşhânevî Hazretleri, Mecmuatu'l­ahzab'ta duaların faziletine dair pek çok şey söylemiş. Bunlardan ilk bakışta çok mübalağalı gibi görünen şeyleri Üstad'ın verdiği ölçüler çerçevesinde anlamak lazım. Yani o durum, okuyanı ilgilendirir. Başka bir ifadeyle mesela, "Şu duayı bir kere okuyan Cennet'e girer." denildiği zaman bunu, "Bu dua öyle bir duadır ki onu inanarak, gönlünü vererek layık­ı vechiyle bir kere okuyan Cennet'i kazanabilir." şeklinde anlayabiliriz. Benim öyle inancım var ki, bir insan gönlünü açsa ve kamil imanıyla bir kere "Allah!" dese, sonra kendini onuncu kattan aşağı atsa, betonlar paramparça olur da ona bir şey olmaz. Bilhassa alem­i İslam'ın kan kustuğu şu günlerde göğsünü çatlatırcasına dua etmek lazım, buna ihtiyaç var.

Özü muhafaza

İmanı oturaklaşmış insanlar, dışarıdan aldıkları, okudukları herşeyi ­zararlı şeyler olsa da­ süt guddelerinin fışkıyı süte çevirmesi gibi onları faydalı bir hale getirirler. İmanı rasanet kesbetmemiş insanların zihninde, okudukları herşey sümüklü böceğin izleri gibi pis izler bırakır.

Şeytanın tuzakları

Bazı tasavvuf kitaplarında mekâid­i şeytan ve desâis­i şeytanın iki türlü olduğu kaydedilir: 1. Herkesin başına gelebilen, fena bir şeye teşvik etmesi, çirkinliği güzel gösterip onu irtikap ettirmesi. 2. Bazıları için mezelle­i akdâm (ayakların kaydığı nokta) olan, zahiren hayırlı gibi görünen işlerdeki desîseleri. Mesela; bir insan, güzel rüyalar görür, bir şeyler hisseder.. hatta insanların kalbini okuyabilir. Fakat bunlardan kendine pay çıkarır, üstün bir kul olduğu zehabına kapılır ve bunları başkalarına hakimiyet kurma hususunda kullanır. Tevazu sergilemesi gerekirken enaniyetle köpürür.
İşte, ehlullah, bu şekildeki insanın amelini beğenmesi ve onunla büyüklenmesine, kebîre (büyük günah) demişlerdir. Böyle bir günahın neticesinde ise ­Allah korusun­ mahvolma muhtemeldir. Ve kimbilir, şeytan bazı insanları bu tuzağa düşürmek için rüyalarına girer, güzel görünür ve onlara nefislerinin hoşuna gidecek şeyler söyler. Keşf u keramet nevinden şeyler ve insanların içini okumak gibi işler ­eğer ehl­i sünnet çizgisi tutturulamamışsa­ belki de şeytanın ilhamıdır...

Hasan­ı Basrî'den iki söz ve hatırlattıkları

Hasan­ı Basrî der ki: "İlimce diğer insanlardan üstün olan kimseye yakışan, amelce de onlara üstün olmasıdır." Vatana­millete hizmet ederken önde görünenler normal insanlardan daha çok, evrad u ezkar yapmalı. Çünkü, 1. Sorumluluğu ağır olan insanlar duaya, evrad u ezkara ve inayet eli istemeye daha çok muhtaçtır. 2. Kendi konumunda derince inanmanın gereği olarak kulun ibadet u tâati artmalıdır. Yani, kulun imandaki derinliği zaten onu daha çok zikre sevk eder. 3. "Efelâ ekûnu abden şekûrâ" sırrına göre o şükreden bir kul olmak için sürekli ibadete yönelmeli. Ayrıca, o konumdaki insanlar harem dairesinde bulunmaktadır. Orada bulunan kimseler koridorda duranlar gibi davranamazlar.
Hasan­ı Basrî'ye nisbet edilen bir başka sözde o şöyle der: "Biz ilmi dünya için istemiştik, o bizi ahirete çekti." Bu söz ondan daha önce de söylenmiş olabilir ama ona dayandırılır. Sanki onunla iştihar etmiştir. "Tâbiîn ubudiyette ve ilimde sahabeden önde görünüyor." desek doğru olabilir. Ancak sahabe iman ve ubûdiyetin başka bir yönünü temsil ediyordu. O da, dini muhafaza, siyanet ve emaneti sağ­salim yeni nesle nakletme, ubudiyet ve ilim için uygun zemin hazırlama meselesiydi. Sahabe olmasaydı din olmazdı. Bundan dolayı, onların asrı en hayırlı asırdır ve onlar sonrakilerin sevaplarından da hissedardırlar.
Evet, tâbiîn devri ilmin ve o ilimle amelin zirvede olduğu bir devirdir. Hadisde buyurulur ki: "İlimden ilk kaldırılacak şey huşûdur." Şu an ilimde huşû kaybedildi; o kaybedilince de adeta herşey bitti. Hayatımda tanıdığım bir kaç insan vardı. Mesela, birisi namazını o kadar temkinle kılardı ki, bir­kaç kişi bana şöyle demişti: "Onun dükkanının önünden geçerken bir kere baksam ahireti hatırlıyorum." Evet, mü'min ­hele ki ilim sahibi bir mü'min­, görüldüğünde Allah hatırlanmalı.

Emniyet

İnsan bu dünyada emniyetle yaşamamalı. Hiçbir zaman kendine güvenip kendinden emin olmamalı. Kul dünyada hep havf ile yaşamalı. Akibeti hususunda sürekli tir tir titremeli. Havf ve reca dengesinde bir ömür sürüp neticeyi Allah'a vermeli. "Ben kafirim, ben münafığım" demek caiz değildir; ancak insanın içinde hep bir endişe olmalı, "Ben de münafıklık alâmeti var mı?!."diye... Bu endişeyi koca Hazreti Ömer bile taşıyor ki, biz neden taşımayalım! Hazreti Osman mezarlığa uğradığı zaman nefes alamayacak hale gelinceye kadar ağlardı. Namazını kıldığı zaman makbul olduğuna inanmalı; ancak, "Bunda bir eksiklik var mı, yüzüme çarpılır mı?" diye endişe etmeli.
İmam Gazzali dahil pek çok muhakkikîne göre, insan yaşarken hep havf yörüngeli olmalı; ölüm anında ise recâya yapışmalı. Yani,   ötelere açılacağı o dakikalarda, Cenâb­ı Allah hakkında hüsn­ü zan etmeli, O'nun rahmetine sığınmalı ve reca duyguları içinde, "Artık yapabileceğim bir şey kalmadı. Şu an kendimi tamamen Senin rahmetine teslim ediyorum." demeli. İmam Şafii Hazretleri de vefat ederken şöyle diyordu:   "Cealtür­recâ li avfike süllemâ­Allahım, recayı affına merdiven yaptım."

İmana mani hususlar

1. Tekebbür: Günümüzde ateistler, "İnsan olabildiğine hür kalmalıdır. Allah'a kulluktan bahsettiğiniz zaman insanın hürriyetini ortadan kaldırmış olursunuz. Kime olursa olsun "kulluk" söz konusu ise orada hürriyet yok ve insan sömürülmüş demektir." diyorlar. İşte, böylesine bir tekebbür tabiatıyla imana manidir.
2. Bakış Zaviyesindeki İnhiraf: Bazen bakışlardaki zar kadar değişme neticede çok büyük farklılık arzeder ve insanı imandan dışarı çıkarır. Üstadın NİYET ve NAZAR mevzularındaki açıklamaları bu açıdan çok önem taşır. Niyet ve nazar, mahiyet­i eşyayı tağyir eder, diyor. Niyeti inkara kilitlenmişse bir insanın, bakışı ve anlayışı da buna göre şekillenir.
3. Cehalet.
4. Alışkanlıklar.
Kişinin sürekli yaptığı eylemleri, onun karakteri, kanaatleri, inanç ve bağlılıkları ile bütünleşir. Ve onları terk etmek, din değiştirmek kadar zor gelir ona. Eğer bu eylemler iman ve İslam'ın tasvip etmeyeceği ve edemeyeceği yol ve yöntemler üzerinde yivler oluşturur ise, artık bu yivlere yatak değiştirmek imkansızlaşır. Geçmiş kavimlerin inkarlarının çoğu, âbâ an ced (atalardan bu yana) edinilmiş alışkanlıkların terk edilmemesinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü edinilmiş örf, adet ve inançlar üzerinde insanlarda aşılmaz dogmalar oluşmuştur. Yeni şeylerin kabulüne karşı ferdi ve sosyal isteksizlik baş göstermektedir. Bu da küfrü netice vermiştir.

Saygısızlığa meydan vermeme

Kur'an okurken, hutbe verirken "Estaîzü..." denilmesi yanlıştır. Kur'an­ı Kerim'de, "Kur'an okurken Allah'a sığınma dileyin, O'na iltica talebinde bulunun." buyruluyor. Öyleyse, biz okurken, "Sığınma talebinde bulunuyoruz." değil, "Sığınırız" demeliyiz. (Estaîzü: "Sığınma diliyorum"; Eûzü: "Sığınıyorum." manasına gelir.) Yani, her halükarda "Eûzü billahi..." demek lazımdır.
Her zaman Eûzü­Besmele söylemeyi adet haline getirmeliyiz. Ayet okurken besmele yetmez; Eûzu'yu da demeliyiz. Efendimiz'in her adı geçtiğinde mutlaka salavat getirmeliyiz; hem de sadece dille değil bütün vücudumuzla. O'nun adı geçtiğinde hem bedenen hem ruhen toparlanmalı; çok saygılı davranmalıyız. Çünkü, O'nun ruhâniyâtı teşrif etmiş olabilir. Ama bu saygıyı gösterirken de kat'iyen riya ve sum'aya girmemeli, saygımızı gönlümüzün derinliği ölçüsünde ve içimizden geldiği şekliyle ifade etmeliyiz. Saygısızlığa meydan vermemeliyiz. Saygıda yüksek düzeyde hassasiyet göstererek onu her yerde yerleştirmeliyiz.

Dünyayı kalben terketmeli, kesben değil

Zühdün tarifi, "Dünyayı kesben değil, kalben terketmek"; bunun ölçüsü de, dünya umurundan kaybettiğine üzülmemek, kazandığına sevinmemek şeklinde olmalıdır.

Rızık Allah’ın elindedir

Bir menkıbede anlatılır ki; Hazreti Süleyman, bir karıncanın bir sene boyunca ne yiyeceğini sormuş. "Bir buğday" demişler. O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koymuş ve içine de bir tane buğday atmış. Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini görmüş. O'na "Sen, senede bir buğday yemez miydin?" diye sorunca karınca, "Ya Süleyman! O, rızkımı Rezzâk u Kerîm verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince, senin ileride ne yapacağını bilemedim. Ya beni unutursan; ki sen unutabilirsin. Ama Rabbim, mahlûkatından hiçkimseyi asla unutmaz. İşte onun için ihtiyatlı davrandım." demiş.

Şu hale bakın!

Birbirimizle kavga ediyor, çekişip duruyoruz. Ve maalesef, birbirimize canımız sıkıldığı kadar Allah'ın adının duyulmayışına canımız sıkılmıyor. Halbuki o, bizim var oluş gayemiz.

Beklenti

Biz hiç, ama hiç bir beklenti içinde olamayız. Hatta bir insana bir iyilik yaptığımızda ondan teşekkür beklentisi içinde bile olmamalıyız. "Men lem yeşkurin nâse lem yeşkurillah ­ İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da teşekkür etmez." hakikatı muhatabımızı ilgilendirir, bizi değil. Biz tek bir şeyin beklentisi içinde olabiliriz o da ALLAH RIZASI. Hiçbir şeyde hırs göstermek caiz değildir; ama, Allah'ın rızasını kazanmak uğruna, O'nun adını dünyanın her tarafında duyurma hususunda ölesiye hırs göstermek caiz, hatta matlubtur. Hırs gösterilecek tek nokta budur.

Zaaflarla savaş

Bizim pek çok zaaflarımız var. Bunların farkına varma ve kusurlarımızı itiraf etme, onları iradeyle zapt u rapt altına alma ve zaaflarımıza, kusurlarımıza rağmen iffetle yaşama bizi evc­i kemalâta (kâmil insan zirvesine) yükseltir.
***
Hazreti Adem'in yasak meyveye el uzatmasına "Hasenâtül ebrâr seyyiâtül mukarrabin­Ebrar adına iyilik sayılan bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabin için günah sayılır." sırrıyla bakılmalıdır. O'nunki bir içtihat hatasıdır, iftar vaktini bilememe meselesidir. İnsanların bulundukları konuma göre yaptıkları fiiller farklılık arzeder. Salonda bulunanın, koridordakinin yaptığını yapması, salonda olma adabına uymayacağından hatadır. Harem odasında, hareme mahrem olmuş kimse de salondakinin yaptığını yapamaz.

Günah hayra vesile olur mu?

Günah çok kötü bir şeydir; ancak, bir yerde iyi sayılabilir. O da, kulun bir günaha girdikten sonra bir ömür boyu onun için ah u vah etmesi halidir. Mesela, bir harama im'an­ı nazar ile (dikkatlice) bakan, fakat yıllar sonra bile onu hatırladıkça iki büklüm olup Rahmet Kapısı'na yönelen bir kul için o günah pek çok hayırlara da gebe olabilir.
***
Öyle bir Sultan'a kul olacaksın ki, Fatih Sultan Mehmet ile bir farkın kalmayacak, Yavuz Sultan Selim ile aynı çeşmeden testini dolduracaksın.
Edebin asıl menşei sünnet­i seniyyeye ittiba etmektir; vicdan değildir, kalp değildir.

İlim'den beklenen gaye

İlim yuvalarında eskiden öylesine bir ihlas vardı ki.. insanlar sırf Allah rızası için gelir, bir şeyler öğrenirler, ders okurlar; makam, paye, mansıb, diploma, kariyer nedir bilmezlerdi. Onlara "diploma" deseniz; "Ötede Allah diploma mı soracakmış?" derlerdi. Sonraki dönemlerde ihlas öldü. İnsanlar diploma ve dünyalık uğruna okumaya­çalışmaya başladılar. Diplomayı küçümsediğim, onun önemini inkar ettiğim düşünülmesin. Benim söylediğim, Allah rızasının önüne başka şeylerin geçtiği hakikatıdır. Yoksa diploma da, kariyer de, meslekî başarılar da hep Allah rızasını kazanmak uğruna kullanılmalıdır. Her işin başı Allah rızasıdır, onun dışındaki her şey tâlî ve ona tâbî olmalıdır.
Aslında ferdin başında bir kayyım olmalı ve başını döndürecek­bakışını bulandıracak dünyalık bir şeye nail olduğunda onu yıkmalı. Aynı küçük çocukların özene bezene yaptıkları şeyleri büyükçe bir çocuğun gelip bozması, dağıtması gibi. Evet, bir kayyım bizim nazarlarımızı dünyaya celbeden şeyleri yerle bir etmeli; ta ki, her şey hâlisâne, Allah için olsun. Zaten, umumiyetle, Allah sevdiği kimselere dünyayı nasip etmez. Ellerini her uzattıklarında dünya onlardan kaçar. Cenâb­ı Hak, çeşitli vesileler ile onları dünyaya küstürür.
Erzurumlu bir alim vardı. Oğlu öldüğü gün yemyeşil bayramlıklarını giydi ve herkese sürurla mukabele etti. Diyordu ki: "Allah benimle muamelede bulundu."
Yaşar Hoca çok anlatırdı: Fatih Camii'nde ders veren bir Hüsrev Hoca varmış. Yaşar Hoca da onun derslerine katılırmış. Çok derin birisi... Bir kızı varmış ve üniversitede okurmuş. Bir gün Yaşar Hoca ders okumak için hocanın kulübesine gidiyor. Bakıyor ki, bahçede bir kazanla su kaynıyor. Hoca her günkü gibi dersini takrir ediyor. Tavırlarında, neşesinde hiçbir farklılık yok. Ders bitince diyor ki: "Şimdi sıra cenazemizi defnetmekte. Bizim kız dün gece vefat etti." İşte böylesine Allah'a iman... O verdi, O aldı. Biz de ölünce O'nun yanına gideceğiz. Kerîmesini ahirete uğurlayan bir babanın yüreği yanmaz mı, elbette ki yanar. Ama iman her şeyi hallediyor.
Kalbe dünya sevgisini koymamak.. kalb iki sevgiye dardır, hakikatine göre yaşamak. İbrahim Edhem kıssası bu esası anlatan en güzel örneklerden biridir.
***
Allahım! Göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa hoşnut olmayacağın şeylerle bizi baş başa bırakma, ne olur bahtına düştük!..

Akıl ve kalb

Akla gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde boğulmuşlardır. Akıl, yerine göre önem arzeder. Ancak, kalb öndedir, akıl ona yardımcıdır. Akıl, insanı belli bir noktaya götürür. O noktadan sonra akıl fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl, burada kalbe "Haydi top senin çevgan senin artık" der.
Böyle bir benzetme ile Mevlana da dahil bazı sufiler Cebrail aleyhisselam'a akl­ı evvel (ilk akıl) demişlerdir. Zira o, Miraç'ın bir noktasında "Buradan daha ileri gidemem" demiş; Efendimiz yalnız olarak yoluna devam etmiştir. Ben Cebrail için öyle diyemem, uygun bulmuyorum ama bu işin ehli olan Mevlana bu konuda çok ısrarlı. Ben hergün Cebrail'e salat u selam okuyorum. Fakat, bazen düşünüyorum, "O bir melek, terakki etmesi söz konusu değil. Benim duam onun hakkında ne ifade edecek?" Yine de okumaya devam ediyorum.
***
Kur'an'da "akıl" kelimesi geçmez. Hep muzari sîgası ile "ya'kilûn, ta'kilûn" buyrulur. Muzarî fiilin özelliğine bakılacak olursa şu manâ düşünülebilir: "Kendisinde cehd ü gayret gösterilen, devamlı üzerinde durularak işlenen pratik akıl." Dediğimiz manâdaki "akıl", mâzi sîgası ile yoktur. Çünkü mâzîlikte durgunluk ve durağanlık vardır. Mâzi sîgası ile akıl sadece bir yerde geçer o da konumuz dışındadır.
Berzah aleminde herkes inandığı şekilde karşılık görür. Allah yardımcımız olsun. Hiç kimseye ve hiçbir amele değil, sadece Allah'a güvenmeli. Sizin vesileliğinizle milyonlarca insan müslüman olsa bile bunlara değil sadece Allah'a güvenmeli. Çünkü, mürekkep balığı gibi ortalığı bulandıran nefis denen bir şey var.
***
Namazda iki şahıs arasında boşluk kalmamalı.

Bu konu çok hassas ele alınmış ve Sahabe Efendilerimiz onu titizlikle uygulamış. Omuzlarını, topuklarını birbirlerine yapıştırmışlar. Topuklar birleştirilirken insanın kendi ayakları arasında bir boşluk oluşsa da bu önemli değildir. İster namazda, ister namaz dışında kişinin kendi boşluğundan daha önemli olan şey kardeşleri ile arasındaki boşluktur. Çünkü o "fürücât min şeytan" dır.
***
Bilen insan çok; fakat, bildiğini temsil eden insan çok az. Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmemesi bizim eksikliğimiz.
Menkıbelerde asla değil de fasla bakılır, prensibinden yola çıkarak ifade etmek istiyorum: Cenab­ı Allah, Hz. Musa'ya "Bana mahlukatın en hakîrini bul, getir" diyor. O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor ve yola revân oluyor. Yolda nebî firasetiyle birden irkiliyor; tasmayı köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura varıyor. Cenab­ı Allah, "Ya Musa, önceki halde gelseydin seni helak ederdim" buyuruyor.
***
İmam Azam'ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı. Hadi o kadar olmasın, biz beşbin diyelim. Düşünün, hepsi müçtehit bu insanların. İşte, İmam Azam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi. Koca İmam'ın önce "şöyledir" deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün "Sizin görüşünüz doğruymuş, ben görüşümden vazgeçtim." dediği pek çoktu. Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu durum cereyan etmiştir.
Bir insan dâhi olabilir ancak normal zekaya sahip olsa da danışarak iş yapan ondan daha başarılı olur. Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki, kesinlikle danışmaz. Kendi sığlığı belli olmasın diye de çevresinde hep çukur insanları bulundurur; etrafında kabiliyetli insanlara hakk­ı hayat tanımaz.
***
Merhum Bekir Berk'den bir hatıra: Hür Adam Gazetesi'nde bir yazı çıkıyor. Bu yazıda herkesin yeis içinde olduğu, hatta Üstad'ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor. Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor. Yayınlanan yazıda Üstad'ın hiçbir zaman yeise düşmediğini ifade ediyor. O gece bir rüya görüyor. Rüyada, kendisi bir yolun kenarında bekliyor. Uzaktan bir fayton geliyor ve yanında duruyor. Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını kavrıyor ve alnından öpüyor. Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor. Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor. Telefonun öbür ucunda Sungur Abi diyor ki: "Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!"
***
Ramazanın son on gününde itikaf yapmalı, elden geldiğince geceleri yatmamalı ve teravihleri uzun uzun kılmalı. Üstadımız da Ramazan­ı Şerif'in son on gecesinde talebelerini uyarır, o mübarek zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmelerini istermiş.
Her bir günah, kendinden önceki bir günahın çocuğu, kendinden sonraki birisinin de annesidir.

Cemaatla namaz

Namazı cemaatle kılmak çok önemlidir. Hiç ihmal etmeye gelmez. Biz Hanbelî mezhebinden değiliz; ama, İmam Ahmed b. Hanbel'in cemaat hakkındaki anlayışı dikkate değer. O, cemaatı namazın şartı sayar. Tabiîn efendilerimiz cemaat hususunda ne kadar titizdirler. Mesela, A'meş (Süleyman b. Mihran) yetmiş sene boyunca ilk tekbiri hiç kaçırmamıştır. Yetmiş sene, tek bir rekatı bile kazaya bırakmamıştır. Bir başkası ömrü boyunca namazlarda başkasının ensesini görmemiştir; çünkü, hep en ön saftadır.
Efendimiz cemaatın önemini anlatırken şöyle buyuruyor: "Çok defa içime geliyor ki, birisi namaz için kamet okusun, cemaat namaza dursun, ben de gideyim cemaata gelmeyenlerin evini yakayım." Evet, cemaat çok önemli. Ben size sorsam "Hayatınızda cemaatsiz, münferit kaç namaz kıldınız?" Ondan fazla ise cemaatsız namazınız, söylemeyin onu, Allah'a karşı ayıptır. O on vakit de, ya yolda, ya havaalanında, ya da uçakta, yani cemaata imkan bulamadığınız yerlerde olmalı.
Hayat namaza göre tanzim edilmeli. Namaz bir takvim gibi hayatın her noktasını kuşatmalı. Hayatın gerçek takviminin blokajı namaz üzerine oturtulmalı. Namaz vakitleri köşe taşları olmalı ve sair işler bu köşe taşlarına göre programlanmalı. Eskiler bir iş için sözleştiklerinde "sabah namazından önce.. öğle namazından sonra.." derlerdi. Kur'an'da da bu espri muhafaza edilir ve pek çok yerde "namaz kılındıktan sonra.. namaza kalktığınızda.. namaza durduğunuzda.." gibi ifadelerle ferman buyrulur.
Ağlamak da, tebessüm de kalbin çehreye yansıyan rengi olmalıdır.

Salât u selâm’a dair

Efendimiz'e (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ne kadar salât u selâm okunursa azdır. En sonunda "bi adedi ilmike, bi adedi ma'lûmâtike" denirse bu kuşatıcı olur. Zira, Cenâb­ı Hakk'ın ilmi her şeyi kuşatır. O'nun ilmi sayısınca demek herşeyi kapsayan bir keyfiyet olur. Ben böyle dedikten sonra içimden geçiyor ki "Allah'ım, ben bilmiyorum, başka büyük bir adet varsa onu öğret, onunla diyeyim."
Efendimiz'in (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ismi zikredildiğinde salât u selâm getirmek vaciptir. Ancak, Cenâb­ı Hakk'ın ismi zikredildiğinde "Celle Celâlühü" demek vacip değildir. Zira O'nu hakkıyla zikretmek mümkün değildir. O'nu hakkıyla zikretmek bizi aşkın olduğundan bu vacip görülmemiş. "Mâ zekernâke hakka zikrike Ya Mezkûr ­ Seni hakkıyla zikremedik Ey Mezkûr!" nebevî beyanı buna işaret eder. Ama Efendimiz'e ­O her ne kadar gaye ölçüsünde bir vesile olsa da­ salât u selâm eda edilebilir, buna gücümüz yeter.
Salât u selâm ne kadar fazla yapılırsa o kadar iyidir. Bir sahabe efendimiz bütün duasını Efendimiz'e salât u selâma ayırıyor. Buna rağmen Efendimiz ona "Daha fazla yapsan senin için daha iyi olur." buyuruyor. Günde yüz defa salât u selâm ve yanında istiğfar diyorsanız henüz kapıdasınız demektir. Sizin konumunuzda olanlar bu kadar az söylememeli. O'nun şefaatına bir sera gibi sığınmazsanız kurtulamazsınız. Çünkü, Allah'a giden yol O'na uğrar, öyle gider. Kurtuluş vizesi O'nu tanımakla alınır.
Salât u selâm dille söylendiği gibi yazıda da ihmal edilmemeli. Hem öyle kısaltmalarla da olmaz. Açık olarak ve her ismi geçtiğinde türlü türlü, çeşit çeşit salât u selâmlar yazılmalı. Benim Efendim'den ben salât u selâmı niye esirgeyecekmişim ki? Maalesef, ilmîlik adına ta'zim ifadelerimiz rafa kaldırıldı. Ta'zim edilmesi gereken yere ta'zim olmazsa ona ilmîlik denmez. İlim, O'na tazim içinse ilimdir, yoksa o ilim değildir.


Gayretullah

Bir deve kervanı yola çıkmış giderken yolda fakir bir dervişle karşılaşırlar. Derviş kervancıbaşına kendisini de almalarını rica eder. Kervancıbaşı bu isteği kabul eder, yola revan olurlar. Bir zaman sonra yolda haramiler kervanı basar ve neleri var neleri yok hepsini alırlar. Dervişe de malı olup olmadığını sorulunca o, "Benim hiç param yok, ama kervancıbaşının değerli bir yeleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz." der. Haramiler yeleği alırken kervancıbaşı hiçbir şey söylemez; ama, dervişe çok gönül koymuştur. Öyle ya; ona o kadar iyilik yapmasına karşılık böyle bir tavırla karşılaşmıştır.
Bir zaman sonra, kervan ahalisi bütün varlığını kaybetmiş bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir. Haramiler derdest edilmiştir. Bütün gasbedilen mallar sahiplerine iade edilir. İşte o anda kervancıbaşı dervişe yanaşır ve der ki: "Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun eşkıyalara benim yeleği haber verdin." Derviş de der ki: "Oğlum, bu haramiler o kadar zulmettiler ki; baktım gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış. Senin yelek işte o dört parmak yerine geçti."
Evet, Allah zalimleri iflah etmez. Ancak mazlumun Allah'ın gayretine dokunduracak liyakati kesbetmesi gerekir. Eğer o, bu seviyenin eri değilse ve yöneleceği kapıya tam yönelememişse ceza te'cil edilebilir. Bugün müslümanlara revâ görülen zulmü ve bu zulmün gayretullaha dokunmasını da bu zaviyeden ele almak gerekir.
Bir mü'min yabancı dil öğrenirken gönlünün derinliklerinden içeri "İngilizcem, Almancam, Fransızcam olsun, kariyer yapayım, aranan adam ben olayım." düşüncesi girerse ve bu, tek derdi haline gelirse Cenab­ı Allah razı olmaz. Her şey "O'nu nasıl anlatır, rızasını nasıl kazanırım?" duygu ve düşüncesine bina edilmelidir.
Bir transatlantikle yolculuk yapanlar için güvenlik seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun bir kaza ihtimaline binâen gemiye flikalar koyuyorlar.. can yelekleri ve işaret fişekleri koyuyorlar.. acil kurtarma plânları hazırlıyorlar... Rica ederim, şu dünya yolculuğunda öbür hayatımızı garanti altına almamız için bir hazırlık yapmıyorsak buna ne denebilir? Muhtemel bir kaza için bu kadar hazırlık yapan bir insan, gelmesi yarın kadar kesin ebedî ahiret hayatı adına hazırlık yapmıyorsa o divane değil midir?
Sahih midir bilemiyorum, ama oldukça ibretli bir hikayedir Hazreti Ali'nin bir dehrî (materyalist) ile diyaloğu. Dehrî Hz. Ali'ye; "Bu dünyada boş yere yorulup duruyorsunuz. Ya cennet­cehennem yoksa?" der. Hazreti Ali'nin cevabı şu şekilde olur: "Sizin dediğiniz doğruysa ben bir şey kaybedecek değilim. Ama benim dediğim doğruysa ve cennet var ise siz ne kaybedeceğinizin farkında mısınız?"

Farklılık mülahazası şeytan’dandır

Farklılık ortaya koyma gayreti hep şeytandandır. Kendini farklı düşünme, kıdem farklılığına girme, gelecek adına pay sahibi olma arzusu.. bunların hepsi şeytanî tuzaklardır. "Hele bana bir fırsat verilse, bak ben nasıl konuşurum. Kalemimi nasıl konuştururum.." gibi mülahazalar insanı Odetta'nın akıbetine sürükler. Ruhunun taşlaşacağı bir son onu bekler.
En büyük belalardan birisi insanın kendini farklı görmesidir. İnsanlığın başına büyük felaketler bundan dolayı gelmedi mi? Kendini üstün soy, ari ırk sayanlar dünya savaşlarına sebebiyet verdiler.
"Kul peygamber ol"; Allah'ın, Nebi'sine telkini budur. Biz, bütün insanlığı Cennet'e götürecek bir yol bulsak, yine de farklı insanlar değil; kabul buyururlarsa "insanlar içinden bir insan" olduğumuz mülahazasını sürekli muhafaza etmeliyiz. Biraz mürekkep yalayanlar farklılık sendromundan kurtulamıyorlar. Sanki mürekkepte bir virüs var, ondan hastalık kapıyorlar.

Allah’ı çokça anmak

Allah'ı daha çok zikretmeliyiz. Tecelliyât­ı ilahiyenin binini birden bir anda duysak bile, milyonunu bir anda duyabilme ve tırnağımızın ucundan bütün hücrelerimize kadar bunu hissedebilme cehdi içinde olmalıyız. Allah bizleri şekilcilikten, görüntüden, suretten halâs eylesin ve mana­yı hakîkîye ulaştırsın.
Bir "Lâ ilâhe illallah" derken, o kadar arzu ediyorum ki; o anda Allah Teâlâ'nın bütün isimlerini, bütün tecellilerini bir anda duyabileyim, bir anda onlarla dolayım. Fakat, maalesef, Cenâb­ı Hakk'ın bu kadar lütufları karşısında bizler hala suretle uğraşıyoruz, şekile takılıp kalıyoruz. O'nu anarken kendimize göre değil, O'nun büyüklüğüne, enginliğine göre anmak için kendimizi zorlamalıyız. Otuz sene­kırk sene demeden ısrarlı olmalıyız. Kendi darlığımızla değil, o tecellî­yi ilahîyi kendi enginliği içinde anlamalıyız.

Hasta ruhlar

Bir insan, devamlı kendini anlatma, kendini beğendirme lüzumunu duyuyorsa, o Allah'ın hasis bir kulu demektir. Her fırsatı kendisi için değerlendirmeye kalkanlar, hem aklen, hem ruhen, hem de itikadî açıdan noksan ve marazlı zavallılardır. Millet sana teveccüh ediyorsa, sana bir alaka gösteriyorsa, bu krediyi ancak dinin için, Allah'ın ismini yüceltmek için kullanabilirsin.

Yorgunluk

Biz aslında kulluktan yana bir yorgunluk yaşıyoruz. Hepimiz yorgun asker gibiyiz, adeta ibadetlerden yorulmuşuz. Bir bıkkınlık var. Müslümanlığa çok avamca bakıyoruz. Kalblerimizde onu çok daraltıyor, sığlaştırıyoruz. Bütün Ramazan boyunca ekranlarda bir şeyler konuşuldu, din anlatıldı ama hiçbirisi yeni müslüman olmuş bir zenci kadının konuştuğu kadar anlamlı konuşmadı. O ne güzel şuur, meseleleri ne güzel kavrama…
Biz ülfetin zebunu olmuşuz. Değerler gözümüzde renk atmış, matlaşmış; içimizde heyecan uyarmıyor. İbadetleri şeker­şerbet yudumlar gibi eda edemiyoruz. Nedir bu mekr­i ilahî bilemiyorum? Neden duyamıyoruz? Neden heyecan yok? Her namazda cemaattan bir­iki insanın içi geçse bu konsantrasyon ruhlarda çok şey ifade edebilir. Ama neden olmuyor, bilemiyorum?

Heyecansız derinliğe ulaşma imkansız

Okuduğumuz Kur'an­ı Kerim ve yaptığımız evrâd u ezkârın şuursuzca yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza hitap eder ve bu itibarla istifade etmiş oluruz. Ümit ederiz ki; o kadarcık bir gayret bile tıpkı yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile olur. İnsana düşen daha derince istifade edebilmesidir. Daha derin mülahazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde kalbin derinliklerine bir cehd ile indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar. Şuurluca okuyamıyorum, diyerek terk etmek de hata olur.
Her zaman aynı yüksek ruh enginliğini yaşayamama, kabz halinden kaynaklanıyor olabilir. Aslında bu durum da müsbet yolda değerlendirilebilir. Zira, kabz hali, basta açılmanın yoludur. Kabz, bast kapısının tokmağıdır.

Biz yumurtanın içindeki civciv gibiyiz

Bu alemdeki durumumuz aynen yumurta içindeki civcivin hali gibi. Yumurtanın içindeki civcive "Dışarıda bir dünya var." deseniz o inanmaz, "Hadi be sende!" der. Biz de onun gibi ahireti hesap edemiyoruz. İnsan bir bilebilse, "Bir ömür boyu dişimi sıkıp keşke daha fazlasına katlansaydım" diyecek; ama bunu ötede derse, iş işten geçmiş olacak. Burada her bir gayret, orada inkişafa vesile olur. Zaten insan burada meşru daire ile iktifa etse bir mahrumiyet yaşamış olmaz. Herkes bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışmalı. Bütün mesele bu…

Eşyanın perde arkası

Sofistler diyor ki: "Dış dünya bizim gördüğümüz şekilde değildir. Bizim gördüğümüzü sandığımız şeyler zihinlerimizdeki algılardan ibarettir." Tasavvufî manâda eşyanın perde arkası dediğimiz şey bundan farklıdır. Bizde "Hakâiku'l­eşya sabitetün­Eşyanın hakikatı, varlığı sabittir." düşüncesi bir prensiptir. Bunun ötesinde, mesela, sizden şu ağacın bir resmini istesem gördüğünüz şeyi tasvir edersiniz. Ancak ağaç ondan ibaret değildir. Ağacın bir de görülmeyen portresi vardır ki, o da ekosistemdeki yeri, oksijen­karbondioksit alış­verişi, fotosentez faaliyetleri vs… Onun için bir biyolog ağaçta herkesin gördüğünden daha derince, farklı şeyler görür. Çünkü, onun bu konuda farklı ihtisası vardır.
Aynen bunun gibi, bazı konularda derinleşmiş olanlar eşya ve hadiselerin çehrelerinde onun perde arkasını müşahede edebilirler. Mesela; bir ağaca bakar, onda Allah'ın isim ve sıfatlarının ayan­beyan tecellî ettiğini görürler.
Eşyanın çehresinde görülen şeyler objektif de değildir. Yani, herkes aynı şeyi görmez. Mesela; yukarıda arzedilen misalde, bir ağaçta biyolog farklı şeyi görür, fizikçi farklı şeyi görür, marangoz daha farklı bir şeyi… Ayrıca, bunlar kendi içlerinde de derinliklerine göre farklı sınıflara ayrılırlar. Bu durum, görülen şeyin yanlışlığını veya tutarsızlığını göstermez. Bakanların farklılığı böyle bir farklılığa sebebiyet verir. Fakat, çevresine basiretle bakanlar, O'nun tecellilerini daima müşahede edebileceklerdir:
      "Işığınla aydın her yan
      Şaşkınlar arıyor burhan,
      Tecellîn her yerde ayân
      Rabbim Sana döndüm yüzüm!

        Âlem kitap, eşya ap­ak
      Otlar, ağaçlar ve toprak,
      Seni söyler yaprak yaprak,
      Rabbim Sana döndüm yüzüm!  
Birlikte yaşama ahlakı

Îsar ruhunu yaşatmak lazım. Başkalarının hissiyâtıyla, baskalarının ihtiyacıyla kendimizi doğrudan mesul görmeliyiz. Yanımıza gelen her insana, ihtiyacını giderme adına aç mı, açık mı, istirahati mi gerekiyor, sormalıyız, yedirmeliyiz, içirmeliyiz. Bu duygu çok önemli. Ama maalesef, pek çok insanda "başkaları için yaşama ruhu"nu tam manasıyla göremiyorum. Bu da beni çok üzüyor. Sofradasın, arkadaşının önünde ekmeği yok, sofraya uzak kalmış, kimsenin bunu görememesi beni pek üzüyor.
Bir de bizimle beraber çalışan, hizmet veren elemanları soframızdan ayrı bırakmak, onlarla aynı sofrayı paylaşmamak doğru degildir. Bize düşen, insan olarak herkesi aziz bilmek ve aziz tutmaktır. Ayrıcalığa düşmek bizim ahlakımızla, peygamberî ahlakla bağdaşmaz.
Ayrı mekanlarla, ayrı makamlarla, ayrı imkanlarla kendinizi insanlardan ayırmayın. İnsanları küçük görmeyin. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, herkesi aziz bilin, aziz tutun; yemeğinizi, sofranızı onlarla paylaşın. Farklı muamelelere girmekten sakının. Fani dünya demek kolay; fakat, onun fânî olduğunu hissetmek çok zordur.. Rabbim hissettirsin.

Zaaflarıyla insan

Biz kendimize takılıyoruz. Takıntı nefsimizde. Hücumât­ı Sitte'deki viruslere mübtelâyız. İnsan, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerle yükselebilir; fakat onu çileden çıkaracak birşey karşısında gayzını tutabilmesi, bir şehvet karşısında bedenindeki o güce karşı koyabilmesi, onun ibadetlerle elde ettiği yüksekliklerden daha da yukarılara çıkmasına vesile olabilir.
Dişini sıkmasını becerebilirsen, sendeki negatiflikleri pozitif güce çevirebilirsen, elde edeceğin güçle füze hızından daha aşkın bir hızla evc­i kemâle vâsıl olabilirsin. Senin aklın cok ileri bir diyalektiğe, cerbezeye sahipse; o aklını arkadaşlarına karşı kullanmayarak hak ve hakikat adına onun cerbezesini dizginleyebilirsen, hak rızası için kullanabilirsen, iradenle o aklı, senin icin bir şerr­i cüz'i iken hayr­ı küllîye çevirebilirsin.
Cenâb­ı Hak, beni hiçbir hadise karşısında zaaf göstermeyen melekler ve rûhânî varlıklar gibi olmakla insan olmak arasında muhayyer bıraksaydı, "Rabbim, beni şu anda yarattığın gibi yarat" derdim. "Alabildiğine taşkınlıklarım olsun, ama bana neticede Sana râm olan, Senin rızana koşan öyle bir irade ver ki; ben o iradenin kemendi ile Sana yükseleyim. Evet, Senin zaaftan ârî mahlukun da var. Ama ben insan olmak istiyorum." derdim. İçimde çok taşkınlıklar olabilir. Belki bunlar beni harab da ediyordur. Ama ben bu harâbiyet içinde iradenin gücüyle Allah'ın muradına varabileceksem, Cenâb­ı Hak bu gücü bana vermişse, ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim.
Allah'ın sana verdiği herşeyi memnuniyetle karşılamanın yanında, sana düşen, bütün negatifliklerini, zaaflarını, günahlarını aşarak, yanlış tavırların esaretinden kurtularak Cenâb­ı Hakk'a tam manasıyla râm olabilmendir. Allah seninle farklı bir espri ortaya koymuştur. Seninle birşey yapmak istiyordur. Yeter ki sen zaaflarının, boşluklarının zebûnu olma.. onları aşmasını bil...
Ne bahtiyarız ki, Nebiyy­i Server'imiz var, aleyhissalatu vesselam.. Kur'anımız var... Hiç birşeyimiz olmasa, Kur'anımız bize yeter.
Hz. Ali'ye güzel bir at vermişler. "İdarecilikten kaçmak için ne kadar da güzel." demiş.
Bakmak ve görmek

Eşyanın mülk ciheti (fizîkî yönü) adına bugün görebildiğimiz miktarın binde dört olduğunu söylüyorlar. Geleceğin ilim dünyasında bunun milyonda dörde ve daha azına düşeceğini göreceğiz. Cenâb­ı Hakk'ın isimlerinin tecellîsini görme hususunda çok darlık yaşıyoruz. Nasıl üç boyutlu resimlere ısrarlı ve farklı bir açıdan bakma neticesinde kareler şekilleniyor; manalı ve bütün bir resim görüyoruz. Aynen öyle de, eşyanın fizik ve metafizik, madde ile mana buutlarını beraberce ele alarak ısrarla ve farklı açılardan bakmasını becerebilirsek, mülk ciheti yanında melekût ciheti (fizikötesi yönü) de üç, dört, beş, altı boyutuyla bizim müşahedemize açılabilir ve eşyanın hakiki yüzünü görmeye başlayabiliriz.
Zihinler, terbiyeli ama aynı zamanda da hür düşünceli olmalıdır.

Teveccüh

Teveccüh teveccühü doğurur. Bakarsan bakılırsın. Çiçeğin güneşe bakışı gibi bakmayı becerebilirsen, yönelebilirsen, onun tecelliyâtına muhatap olursun. Burada esas olan gönülden müteveccih olabilmedir. Eğer gönlünün sesini seslendiremiyorsan ve nefse dayalı sûn'î cilveleri fısıldıyorsan, o tecellîlere muhatap olman da mümkün degildir. Gönülden müteveccih olmak, çok samimi olmak esastır.
İnsan, zaaflarının farkında olursa, o zaaf Allah katında şefaatçi olur. Farkında olmak, zaaf ve kusuru şefaatçi kılmak için çok önemli bir adımdır.
Yıkılan imajımız

Kırılmış bir imajın tamiri hususunda ve neşr­i hak için "neyi nasıl yaparız, ifade ederiz" derdi, sancısı olmayınca nasıl olacak ki?!. Dahası, gerçeklerle yitirdiğimiz İslamiyet'i şakalarla düzeltemeyiz ki! Bırakalım yalanı.. doğru olalım.. doğru üzerine bir dünya kurmaya karar verelim.. hiç yalan söylemeyelim.. ve hiç bir yıkıcı harekette de bulunmamaya ahd edelim. Hak ve hakikat adına gerçekten samimi olmaya, doğru söylemeye bakalım, doğru hareketler içinde bulunalım.

İnsan aynası

İnsanın ruha kendi gücünü kazandırması mutlaka Allah'ın rızasını kazanması demek degildir. Ruha gücünün kazandırılması mârifet­i ilâhî noktasından birşey ifade eder; yoksa yogilerin yaptığı şekil esas değildir. Atmosfer de, küre­i arz da hepsi birer aynadır. Aynalıklarıyla bütün tecellî­yi ilâhîyeyi aksettirirler. İnsan ise, kainatta şuurlu tek aynadır. Zat­ı ulûhiyetin bilinmesi ancak insan gibi şuurlu bir ayna ile olur. O'nu gösterme hususunda insan çok iyi bir ayna olmuştur. Ama bir mîrî (anonim) sözde "Mir'at­ı Muhammed'den Allah görünür dâim" denildiği gibi Server­i Enbiya (aleyhissalatu vesselam) bütün tecellîler için aynaların aynasıdır. Eğer o aynada tecellîler aksetmeseydi, her yer ve her mevcûdât zifiri karanlık içinde kalırdı. Allah bizleri hoşnutluğuna tâlip muktedilerden eylesin. Hidayetiyle birlikte istikamet nasip etsin.
Dine hizmet etmiş insanlara saygı dine saygının gereğidir.
Secdeyi, kıyamı duyarak yapma

Secdede birşey söylemeden, en derin bir mülâhaza ile istediğin kadar durabilirsin. Önemli olan, kendini namaza ısrarla salıvermektir. Bir tek şey söylersin, ama senin ufkun alır seni en derinliklere götürür. Bu, hissetme, duyma meselesidir; vicdanî bir mülâhazadır. Rasulullah'ın secdesinin uzunluğu, rukûdaki zaman kadardı. Rukû'daki duruşu kavmedeki kadardı. Kavmedeki duruşu da tahiyâttaki oturuşuna eşti. Bazen O'nun nafile olarak kıldığı bir rekat namaz, bizim teravihte kıldığımız kadardı. Halbuki biz senede bir ay kıldığımız teravih namazı ile çok namaz kıldığımızı düşünürüz.

Paranoyak ruhlar

Ona­buna eksiklik­bozukluk atfedenler, kendilerini ifade etmek için herkesi hor görürler. Bunlar, gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri için hep alemin kusurları ile meşgul olurlar. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, "O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk" diyene "Bozuk olan asıl kendisidir." manasına şöyle buyurmuştur: "İnsanlar helak oldu diyen asıl kendisi helak olmuştur." Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür. Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları, birkaç hafta Cebrail Aleyhisselam'la buluştursanız onda da kusur bulur ve "ayağını nasıl kaydırabilirim?" düşüncesiyle şer yolları araştırır.
Aslında, bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir. Bunların ahlak anlayışı geçimsizliktir. Bu tip, hiç kimse ile geçinemeyenlerin bütün derdi, kendini ifade etmek ve her fırsatta nefsini öne çıkarmaktır. Bunlar sürekli kendilerinden bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman önde görülmeyi isterler.
Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığın zaman şöyle diyebiliyor musun: "Eğer şu arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı, bu iş neticeleri itibarıyla daha çok hayırlara vesile olacak ve dolayısıyla daha fazla başarı elde edilecekti." İşte bu anlayış, Kur'an ruhunun ve Peygamber ahlakının ifadesidir. Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar, hezeyanlarını bir ruh hastalığı şeklinde yaşayanlardır.
Fıtrî davranmak ihlaslı olmayı kolaylaştırır.

Samimiyet ve adanmışlık

Allah'ın, samimiyet karşısındaki lütfu başka türlü olur. İnsan hergün kalbini mercekten geçirmeli, sonra işe koyulmalı. Meşru bir meseleyi bile Allah rızası için yapılan işlere karıştırmamalı.
Sen kendini hiç düşünme. Düşünecekse seni başkaları düşünsün. Meşru dairedeki zevk ve lezzetleri dahi sana arkadaşların zorla kabul ettirsin. Sen ölesiye çalışırken dostların "Yeter, gel artık!" desin.. kolundan tutup seni cebren düğün odasına soksun. "Adanmışlık" budur. Adanmışlık, Allah rızası uğrunda yaptığı işler dışında her şeyi kendine haram bilmektir. Bu uğurda tabiatınla savaşacaksın. İşte, Mus'ab'lık burada başlar. Bu noktada İbn Cahş olunur. Kalbini yalnız O'na ayıracaksın. "Bu dil beyt­i Hüdâ'dır, oraya başkasını oturtmam." diyeceksin.
Sadece "Allah" deyin, her işinizin bereketini görün; kendinizi kat'iyen karıştırmayın işin içine. Yırtınsan da, çırpınsan da, ağlasan da, eğer kalbindeki ses O'na ait bir ses değilse, samimi değilsen sükût etmen, susman senin için daha hayırlıdır. Bir "Sübhanallah" derken bile baktın ki, gönlünün sesi değil, "Süb" de, kes onu.
Bugün İslam alemi öyle hadiselerle karşı karşıyadır ki; müminler ölesiye dua etmeli ve ancak "Ya Rabbi! Saatlerdir yüreğimi yırtarcasına yalvarıyorum. Dahası, Senin rahmet ve mağfiretine güvensizlik izhar etmek olur." duygusuyla ısrardan vazgeçmeli.

İnançsızlık her devirde aynıdır

İnançsızlık mülahazası her yerde, her zaman aynıdır. Ebu Cehil "Allah nerede?" diyordu. Aynı küfrü bu çağda da görebilirsiniz; laboratuardaki adam "Bak, Allah'ı burada göremiyoruz, nerede O?" diyor. Ona şöyle demek lazım: "Ahmak! Allah senin laboratuarına girecek şey mi? Atomun içindeki çekirdek dönüyor, döndüren eli görmüyor musun? Yoksa, Gagarin gibi sen de O'nu küre­i arzın etrafında mı arıyorsun?" Uzayda dönüp dolaşıp da "Allah'ı göremedim" diyen Gagarin için Necip Fazıl demişti ki: "A be ahmak! Allah'ın ­haşâ ve kellâ­ fezâ­yı ıtlakta dolaşan bir balon olduğunu sana kim söyledi?"
Bakış zaviyesi yakalanamayınca "doğru" bulunamaz. Hani, Firavun adamlarına demişti; "Hele bana yüksek bir kule yapın da çıkıp bakayım, Musa'nın Rabbi orada mı?" Zavallı, bilmiyor ki, onun kule diye yaptığı burç deryada bir katre, çölün içinde küçücük bir tepecik. İşte, bakış açısı bu olunca küfür aynı küfürdür; zaman ve mekan değişse bile o değişmiyor.
İçinde işlenmesi kesin bir günah ve ma'siyet bulunan bir amel, ileride elde edilmesi şüpheli bir sevaba bina edilemez. Gelecekteki muhtemel bir sevap için hal­i hazırda günaha girmek caiz değildir. Yarına çıkacağımıza dair elimizde bir senet yok ki!
Cezaların tehiri

İnsanda bazı latifeler vardır ki, bir kirpiğin ağırlığını bile taşıyamaz, bir anda kaybolur, batar gider. İşlenen günah ve hatalar karşısında cezaların bu dünyada verilmemesinden insan hep endişe duymalıdır.
Eğer hiçbir ikaz almıyor, hiç sürçüp düşmüyor, hastalığa ve herhangi bir sıkıntıya maruz kalmıyorsak; hiçbir menfi durum bize isabet etmiyorsa oturup düşünmemiz ve bu durumundan dolayı da kendimizden endişe etmemiz gerekir. Hafizanallah, bizim için en büyük tehlikelerden biri cezaların sonraya bırakılmış olmasıdır.
Tavır ve hareketlerimizde, hatta ifadelerimizde içimiz duru değilse; adımlarımızı ihlasla atmamış; her yaptığımızı O'nun rızası istikametinde yapmamışsak ve Cenâb­ı Hak bunları tehir edip ahirete bırakıyorsa işimiz bitik demektir. Bundan dolayı tir tir titremeliyiz. Bir de, Rabbimizle aramızdaki münasebet hangi çizgide seyrediyor, bizim irfanımız bu mevzuda nerededir, vicdanımızla tartar ve böylece konumumuzu tayin etmiş oluruz. Bazıları için yatakta gâfilâne ayağını uzatması, şurada­burada uluorta açılması bile Rabbiyle arasındaki münasebet açısından risklidir. Böyle ölçüler umumi değil, kişi ile Rabbi arasındaki münasebete göredir. Herkes için geçerli olmayabilir, şahıstan şahsa bu ölçüler değişebilir.
Bazen, sırf mütevazi görünme niyetiyle yapılan tevazu, kibirden daha tehlikeli ve daha öldürücü olabilir.

Sofralara tekrar çeki düzen

Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde fakr u zaruret içinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan pekçok insan var. Hayatı, ağır bir yük gibi sırtlarında taşıyorlar. Böyle bir dünyada, soframızdaki çeşit fazlalığına karşı içimizde bir tepki olmalı. Ne kadar kalori ihtiyacımız var, onu alsak ve bunu aramızda bir içtimaî protokol haline getirsek; artık sofralarımıza bir çeki düzen versek. Yoksa, adaletsizlik üzerine kurulan cihanı Cenâb­ı Hak yıkar. Bu mevzu insanımızca unutuluyor, tekrar ber tekrar hatırlatmak lazım.
Gemi feneri konumunda bulunanların halleri ve hareketleri de o ölçülede dengeli olmalıdır.

Takvanın iki yönü

Allah Teâlâ'ya göre herşey çok kolaydır. Biz, esbap planında düşünmeye kalkınca herşeyi zor ve çetin görüyoruz. Bizim, özellikle de bu devirde, kalb ve ruhun derece­yi hayatına çıkmamız da ulaşılması imkansız bir hedef gibi görünüyor. Fakat, kalbler O'nun elinde. O murad buyurursa, bizi de salih kulları arasına dahil eder.
Ne var ki, bu yol çok fedakarlık istiyor, bu uğurda sabırla çalışıp çabalamak gerekiyor. Rezzâk­ı Hakîkî'nin bize verdiği bütün nimetleri yine O'nun rızası istikametinde sarfetmek iktiza ediyor.
Bir de bu yolun yolcusu, her zaman takvayı esas almalıdır. Tekvinî emirlere bakmada da takvadan sapmamalıdır. Takvanın bu iki yönü de ihmale gelmez. Takvanın iki yönü: 1. Teşriî emir ve nehiylere riayet; yani, dinin "yap" veya "yapma" dediği hususlarda emre imtisal etmek. 2. Tekvinî emirlere riayet; yani, Allah'ın kainatta cari sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmektir.
Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm'ın hayat­ı seniyyelerine baktığımızda, O'nun sebepleri gözardı etmeden, âyat­ı tekvîniyeyi çok iyi okuyarak, hep takva yörüngeli yaşadığını görürüz. Mesela; O, ashabına "Gece yatarken, evinizde yanan ateşi söndürünüz." buyurmuşlardır. İşte, burada ve benzeri sözlerinde sebeplere riayet edilmesini ve ateşten dolayı evde herhangi bir kazaya sebebiyet verilmemesini ifade etmişlerdir.
Allah için yeme­içme, Allah için çoluk­çocuk sahibi olma, Allah için işleme, Allah için başlama.. bunları ardı ardına sıralayın ve çoğaltın çoğaltabildiğiniz kadar. İşte bunların hepsini, Allah için yaptığınız; Allah adına hareket ettiğiniz zaman takva dairesine girmiş ve her yaptığınız amelde ibadet sevabı kazanmış olursunuz. Fakat "Hele bir namaz kılayım da görsünler!" "Hele bir konuşayım da nasıl konuşulurmuş öğrensinler." "Herkesten daha çok vereyim de vermek, civanmertlik nasıl oluyormuş bilsinler." dediğiniz an pekçok şeyi kaybedersiniz.

Kalıplar manaları taşıyıcı olmalı

İnsanın, Rabbiyle münasebetinde asıl olan manadır, özdür, ruhtur. Fakat, onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan manayı, mazmunu o kalıpların taşıması lazım. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir manası yok denilemez. Zâhirî ahkam onlara bina edilir. Ne var ki, namaz vardır namazdan içeri, oruç vardır oruçtan içeri. Onun için buyurulur ki, "Kad eflehal mü'minûn. Ellezîne... ­Mü'minler kurtuldu. O mü'minler ki..." (Mü'minun, 23/1) İsm­i mevsûlün sılası "hüm fi salâtihim hâşiûn" (Mü'minun, 23/2) şeklinde geliyor. Yani, "Onlar, her zaman namazlarında huşû içindedirler." "Hüm yusallûn ­ Onlar namaz kılarlar"   denmiyor. Sebata ve devama işaret eden bir kalıp kullanılıyor. Yani, buyuruluyor ki; ne zaman olursa olsun namazda haşyet yaşayanlardır, huşû arayanlardır kurtulanlar.
  Biz, bir insanın sadece namazına bakarak onun namazda huşû arayan biri olup olmadığını belirleyemeyiz. Bu, insanın vicdanı ile Allah arasındadır. Dolayısıyla biz kendimizi hüsn­ü zan etmeye zorlarız. Ama bazı kimseler namazlarında, oruçlarında öyle dikkatsizdirler ve iffetleri mevzuunda çarşıda pazarda öyle sulu hareket ederler ki; insan ne kadar hüsn­ü zan ederse etsin, şahit olduğu hareket hakkında olumlu düşünceyi İslamî çerçevede bir yere koyamaz. Mesela; birisi hemen tekbir alır, sen daha Fâtiha'nın yarısına gelmeden rükua varır. Burada kendini ne kadar zorlarsan zorla ona namaz kıldı diyemezsin. Mesela, rükuda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek bazı fukahaya göre bir kere "Sübhâne rabbiyel azîm" demek şarttır. Çok hızlı söylüyorsa manası yoktur onun. Bazı fukahaya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir. Onun için, rükuda ve secdede en az üç defa yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbihi söylemeliyiz. Daha az söylüyorsak, başkalarını hakkımızda müsbet düşünme hususunda zorlamış oluruz. Böylece bazı kalıplar, bizim onunla eda etmeye çalıştığımız mana, muhteva ve mazmunu taşıyıcı olmaz. Dolayısıyla, hakkımızda hüsn­ü zan edenler vehme ve kuruntuya hüsn­ü zan etmiş olur.
Çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha Kur'an değildir. Çünkü, Kur'an öyle inmemiştir. Böyle alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sureyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan Kuran'la kıraat farzı yerine gelmiş olmaz. Lafızlar manaların kalıbıdır ama kalıp manaya uygun olması lazımdır. Bast­ı zaman olabilir o ayrı. Birisi bana demişti ki; "Hakkını vere vere okuyarak beş dakikada kırk veya doksan rekat kıldım."Âdet­i ilahi açısından bu her zaman olmaz. Bir kere müyesser olan da caka yapıyorum diye onu söylerse bir daha ona da müyesser olmaz.

Namazda huşû ve hudû

Namazda "iç tâdil­i erkân" sözü çok kullanılmamıştır. Bu, huşû ve hudû ile alakalı bir tabir olarak söylenebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın mazmununa bağlı götürmektir. Rica ederim, namazda huşû ile alakalı bu kadar tahşidât­ı çok bulmayın. İman ve namaz ikiz kardeştir; şu kadar var ki, iman az önce doğdu. Üstad namazın beş vakte tahsisini anlattığı yerde onun manasının ne olduğunu da açıklıyor. Muhyiddin İbn Arabi, Fütühat­ı Mekkiye'de namazın manasıyla alakalı şeyler ortaya koyuyor. Şah Veliyyullah Dehlevî namazla alakalı bir kısım hususlar söyleyip onun ehemmiyetine dikkat çekiyor. Ben onun için bazı arkadaşlara rica ettim; ne olur arkadaşlardan bir kaçı doğru dürüst namaz kılsalar da örnek olsalar. Yoksa bu işin içinde olan kimseler arasında dahi ­hakîkî manasıyla­ namaz kılınmıyor. Beş vakit yatılıyor, kalkılıyor ama namaz kılınmıyor.
Ayrıca, "feveylün lilmusallîn" (Maun, 107/4)de anlatılan sadece sehiv meselesi değildir. Namazla alakalı o kadar çok eksiğimiz var ki. Mesela; "ve izâ kamû ilassalati kamû küsâlâ ­ Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar." (Nisa, 4/142) ayetinin anlattığı husus bunlardan birisi. Hadislerde insanın o türlü namazı insanî davranışın dışında addediliyor. Namaz bir insanî davranıştır. Fakat o çizgi içinde kalınmadığı zaman yapılan hareketler hayvanî hareketlere benzetiliyor. Mesela, imamdan önce rükua giden kimse için "İster misiniz Allah rükudan kalkarken suretlerinizi eşek suretine çevirsin!.." deniliyor. Demek ki, imamdan evvel harekete geçme meselesi kulluk çizgisinden çıkma manasına geliyor. "Herhangi biriniz secdeye gittiği zaman horozun daneyi gagaladığı gibi yapmasın." deniliyor. Bakın, o bir hayvan davranışı; alnını yere vurup kaldırma bir hayvan davranışı. "Köpek gibi ellerini yere sermesin." deniliyor. Oturmadan secdeye, secdeden rükûya, rükûdan kıyama kadar davranışların hayvan davranışlarından farklı olması gerektiğine dikkat çekiliyor.
Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mübarek sözleriyle bizi bir insanî davranış mecmuasına çağırıyor. Evet, huşû ve hudû ancak o kalıplarla ifade edilir. "Ben huşû ve hudû içindeyim." dediğin zaman hayvanî kalıpları aşman gerekir. Allah'ın huşû ve hudû atiyyesini ancak o atiyyeyi taşıyabilecek matiyyesi götürebilir.

Namazın inkişafı

Bir de namazın ruhu, manası hemen inkişaf etmeyebilir. Kendisinde namazın ruhu inkişaf eden bir insan en tatlı bir işle meşgulken fırlayıp namaza durmak ister ve namazdan zevk alır. Her zaman olmasa bile çok defa der ki: "Keşke ömür hiç bitmese ve ben hep ayakta dursam böyle." Ama bunun inkişaf etmesi için insana bazen yirmi, bazen otuz, bazen kırk sene lazımdır. Kırk sene kemerbeste­i ubudiyet içinde o kapıda durursun ve namaz ancak o zaman inkişaf eder. Namazın mahiyeti inkişaf ederse ne olur: sen o zamana kadar hep bir altın namaz damarını aramak için madende toz­toprak içinde dolaşmıştın, fakat ısrar ettin. Bu damardan oraya gidiliyor, dedin. Bu damar, o damar; bu damar, o damar, dedin ve birgün kendini o hazine içinde buldun. O ana kadarki çalışmalarının hepsi altın olur mu olmaz mı?
Ayet­i Kerime'de "Ve tebettel ileyhi tebtîlâ" (Müzzemmil, 73/8) buyuruluyor. Fiil tefa'ul babında olduğu için bir zorlama ifade ediyor. Ve başlangıçta Hazreti Peygamberimize böyle hitap ediliyor. Ama Efendimiz zamanla o hale geliyor ki, "Sizin yeme içme ve cinsî münasebete karşı duyduğunuz arzuyu ben namaza karşı duyuyorum." diyor. Aynen öyle de, bu hususta gereğince ısrarlı olsan ve sabretsen, namazın mana peçesinin senin içinde açılmasını beklesen, sonunda sana deseler ki "Cennette sofralar hazırlanmış."; sen, "Namazımı kılayım ondan sonra. Namazımı feda edemem ben." diyecek hale gelirsin. Azrail aleyhisselam gelse "Müsâde edersen vakti giren namazımı kılayım, kaçmasın. Ondan sonra ne yaparsan yap." dersin. Öyle bir ruh haleti hasıl olur ki; ölecek bile olsan namazını eda etmeye çalışırsın. Namazlaşırsın artık. Hazreti Hubeyb'in şehid edilmeden önce bütün teklifleri geri çevirip sadece namaz kılmak istemesini de bu şekilde anlayabiliriz; artık namaz onun ruhuna mal olmuştur.

Namaz koridoru

Namazı vaktinde kılmak çok önemlidir; ilk vaktinde kılmak evlâdır. Bütün fakihler, muhaddisler, müfessirler bu noktaya dikkat çekerler. Bununla beraber, siz hayatınızı öyle standart hale getirmişsinizdir ki; kerahet vaktine girmeden namazlara belli vakitler tahsis edersiniz. Namazı ve ona bağlı ibadetleri huzur­u kalb ile edâ etmek için o vakti kollarsınız. Ezanın ezan, kâmetin kâmet olması lazımdır. Onların duaları var. Bunların hepsi adım adım konsantrasyon adına çok şeyler ifade eder. Bir sofranın bile bir adabı vardır. Önce ne konacak, sonra ne getirilecek bir usulü, bir adabı vardır. Yemekten tam lezzet almak için bunlara uyulur. Namaz mâide­i semâviyesinin tadını çıkarmak için de onlara uymak lazım.
Namaz, Allah ile senin arandaki bir alış­veriştir. Seni Allah'a o kadar hızlı ve o kadar yakın hale getirecek namazdan başka bir şey yoktur. Bir kere, başta nazarî planda senin zihninde o asıl kıymetine ulaşmalıdır. Yani; henüz tatmamışsın, duymamışsın, hissetmemişsindir ama nazarî planda "bu, budur" demen lazım. Çünkü, sendeki arayış duygusunu bu kabullenme meydana getirecektir. Arayış duygusunu tetikleyecek, ona start verecek şey budur. Böyle bir duygun yoksa, namazın içinde buna ulaşma düşüncen yoksa, neyi hedefleyeceksin ki sen onda? "Rabbim bana burada O'na kul olma fırsatı veriyor. Ben şimdi kemâl­i edeble, kemerbeste­i ubudiyet içinde bu taabbüdî işi O'na bir arzedeyim. O ne kadar büyük, ben ne kadar küçüğüm; O ne kadar sonsuz, ben ne kadar sıfırım.. işte ona göre ben bunu edâ edeyim. Kulluğumu ifade etme fırsatıdır bu, küçüklüğümü haykırma fırsatı, O'nun azametini ilan etme fırsatı." Evet, önce bu duyguyla dopdolu olmak lazım.
Huzurun iki manası var: Birincisi, zevk­i ruhânîye erme. İnsan "keşke olsa" diye düşünebilir ama bana göre ona da talip olmamak lazım. İkinci huzur, senin küçüklüğün, sıfırlığın ve hiçliğinle beraber kabul buyurulman.. huzur anını ve huzurda kendini ifade etme imkanını elde etmen. İşte bu huzura bağlı olarak O'nun huzuruna talip oluyoruz.

Şeytanın namaz hırsızlığı

Namazda sağa sola bakmaya şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. "Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?" diye çabalıyor.
Var mısınız namazdan başlayalım işe! Üstadımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: "İnşaallah tam ihlasa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlasa sokarsınız." Ben de onun gibi diyorum: "İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz." O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.
Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lazım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak; hakikat­ı namaz misalî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedi yolculukta refik olacak, gökçek yüzlü, boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misalî vücuda sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mani olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını... o hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. "Allah hayrınızı versin beni zayi ettiniz" mi der, "beni berbat ettiniz" mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mani olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah'a müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalı. Mebdedekilerin o meseleyi duyarak yapması zor. Yalan olur "duydum" derse. Fakat Allah bir gün o kapıyı aralar. Hele siz dişinizi sıkın; en önemli, en müsait vaktinizi ona verin ve zorlayın kendinizi. İnşaallah, bir gün gelir onu güzel edâ etme imkanı doğar.
İhtimal, hâkikat­ı salata ulaşmak için bazıları her gece bin rekat namaz kılıyordu. Üstadın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Bir kaç yüz rekat kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir...
Namaz ibadetin kalbidir. Namazın her rüknünün kendine göre bir kıymeti vardır. Ama onun en kıymetli parçası alnın yere konması halidir, secdedir. "Kulun Allah'a en yakın olduğu yer secdedir" buyurulur. Evet, namaz secde ile taçlanır.

Kabz u bast ile havf u reca

Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde ifade edildiği gibi, havf u reca (korku­ümit), iradî birer tavır, hak yolunun salikleri için bir ilk menzil ve ilk nokta olmasına karşılık; kabz u bast, bir kısım iradî sebeplerin dışında hakikat yolcusunun yolunu kesen veya onu şahlandırıp kanatlandıran nihaî sınırda sırlı bir alış­veriştir. Havf u reca, istikbale ait sevilip sevilmeyen şeylere karşı bir endişe hissi ve bir ümitlenme neşvesi ise; kabz u bast, hal­i hazır itibariyle kalbe gelen değişik boy ve renkteki dalgaların tesirinde kalbin kasvetle kasılması veya neşeyle atması şeklinde yorumlanabilir. Havf u reca ile kabz u bast birbirine karıştırılmamalıdır. Birisi, insanın beklentileri ve inancı neticesidir. Diğeri, haldir ve hemen her mertebede, her makam ve payede kulun başına gelebilecek bir durum; yolcuyu sürekli alakadar eden bir husustur.

Kabzda bile kapıdan ayrılmama

Kabz (iç darlığı) halindek



Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Ödev ve Tezler  »  Tekstil
 »  Kırık testi

Forum Ana Sayfası


 


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 3 adımda beyin testi yapın.Gerçek nöroloji testi.Buyrun! nermin 0 75 31.10.2010- 14:51
Konu Klasör Yüklenme Stres Testi - Eforlu EKG (Egzersiz Stres Testi) nermin 0 65 31.10.2010- 15:02
Konu Klasör drarda gebelik testi evde gebelik testi nermin 0 65 01.11.2010- 22:05
Konu Klasör Kırık Kalpler doktorum 0 285 29.10.2010- 05:11
Konu Klasör Kırık Kalp Öldürebilir! doktorum 0 66 29.10.2010- 05:57

Etiketler   Kırık,   testi


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2010   phpKF Ekibi

Duyurucu

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle